Thursday, May 1, 2025

Nasıl Yazma Rituni Oluşturabilirim?

Aslında ihtiyaç duyduklarımız yanımızda mıydı? 

Instagram'da izlediğim eski bir iş arkadaşımının kızının TedX konuşması beni etkiledi. Sanırım harekete geçmek için beklediğim enerjiyi bana verdi.  Siz de aşağıdan izleyebilirsiniz. 


Videoyu izleyenler şimdi yazacaklarımda beni daha iyi anlayacaklardır. Aslında yazmak için ben de bişeyleri taklit etmeye çalışmışım. Mesela her yazarın Mac'i vardır, almam lazım. Ayrıca doğa için de bi ev. Mümkünse tabi ki göl kenarında olmalı.  Bunlar yazmak için ihtiyaç değil, aslında her zaman kendime ve çevremdekilere bunlar pazarlamacıların bizde ihtiyaç yaratma taktikleri. Bunu sürekli tekrar etsem de, kendim de düştüm. Çünkü bilinçli bir şekilde seçmedim, üzerine düşünmedim. Belki de kolaya kaçmak için mazeret olarak gördüm.

Olay şu ki 5 yaşındaki yeğenlerime sorsaydım, yazmak için sadece kağıt ve kalemin yeterli olacağını bir çırpıda söylerlerdi. Bu aydınlanma bana yetmedi tabi ki teknoloji meraklısı olarak evdeki 3 laptop 1 mini tabletin yanına bir de yazmak için klavyeli orta boy tablet aldım. Bu #techgeeks'lik mi modern hayatın bana bir etkisi mi? ama konumuz bu değil.

Şimdi listemize geri dönelim, yazmak için neye ihtiyacım var;

Alet: En önemlisi kağıt ve kalem ya da teknolojik herhangi bir alet. Çok da düşünmemek lazım

Zaman:  Öğrendiğim en önemli konulardan biri şu ki, hiçbir şey için zamanımız yok, hele ki bir metropolde yaşıyorsak. Öyleyse zaman yaratmam lazım. Daha doğrusu bir şeyden fedakarlık etmem lazım. mesela mesela Instagram Story ya da Linkedin Gezinmelerinden. Biraz daha programlı gitmek için hedef koymak da iyi olabilir? Haftada bir yazı yazmak gibi. Pazar akşamları mükemmel değil mi :D

Konu: Ne olmalıydı? futuristik bir roman mı yoksa sadece kendi düşüncelelerimi paylaştığım deneme türü bir yazı mı? Acaba ilginç bir konu nasıl bulabilirim? Bu beni belki de en önemli soruya götürüyor;

Neden: Neden yazıyorum?  Çok okunsun diye mi? stresimi azaltsın diye mi? Yoksa yazmak bana konuşmaktan daha iyi geldiğine inandığım için mi? Sanırım benimkisi sonuncusu. Ruhuma iyi geldiğini hissediyorum. Bunun da cevabını verdiğime göre, kafamda diğer soru beliriyor.

Paylaşmalı Paylaşmamalı mı: Bu kısımdan hiç emin değilim ama bazen kimisi için sıkıcı olan bi konuşma bir diğeri için aydınlatıcı olabiliyor. Bu sebeple paylaşmaya karar veriyorum ama nerede paylaşacağım?

Nerede: O anda aklıma son zamanların modası medium platformu geliyor, ama yaşım ortaya cıksa da yıllar önce açtağım blogspot sayfası geldi aklıma, hem ona hem ona eklesem? ama önce hemen #yapayzekaya sorayım, birbirine linklenebiliyor mu? Kolayı var mı?

Bunları yazmayı düşünürken, zaman yine akıp gitmiş. Kendimi dinlemenin huzuru bana gelmişti. Umarım sizin için de faydalı bir yazı olur...

Diğer bir yazıda görüşmek üzere,







Wednesday, February 17, 2021

Yakın Tarihdeki Başka Bir İnsanlık Utancı Daha "İrlanda Patates Kıtlığı"

Kıtlıkların çok eskilerde kaldığını sanıyordum, bu olayı öğrenene kadar. Ülkedeki patateslerin çoğunluğu hastalanıp çürüdüğü için 1 milyondan fazla insanın açlık ve ona bağlı hastalıklardan öldüğü ve bir o kadar insanın Amerika, Kanada, İngiltere ve Avustralya'ya göçmek zorunda kaldığı kıtlık.

Patates Amerika'dan Avrupa'ya geldikten sonra işsizliğin yaygın olduğu ve genellikle tarımla geçinmeye çalışan İrlanda halkının ana besin kaynağı olmuş. İnsan, bir ada ülkesinin nasıl balık, hayvancılık, tahıl, bal, av hayvanlar gibi pek çok besin kaynağı varken patatese bu kadar bağlanmasına hayret ediyor. Biraz araştırma sonrasında öğrendim ki, İngiliz toprak sahibi lordlardan kiraladıkları küçük arazilerde yetiştirdikleri pek çok meyve ve sebzenin İngiltere'ye ihraç edildiğini, kendilerine patates kaldığını gördüm. Patatesin besleyici olduğu biliniyor ancak beslenmenin temeli tek bir besine bağlandığı için "Büyük Kıtlık" ya da "İrlanda Patates Kıtlığı" yaşanıyor.

1845 yılında yaşanan olayda Meksika'dan gelen bir mantar türü (Phytophthora infestans) o yılki patateslerin üçte birinden fazlasını etkileyip çürümelerine neden oldu. Mantar sadece İrlanda'da değil, Fransa, Belçika ve Hollanda'da görüldü. Sonucu o ülkelerde bu kadar yıkıcı olmadı. Bir sonraki yıl daha da kötüleşti ve 1846 yılındaki patateslerin dörtte üçünden fazlası çürüyerek tüketilemez hale geldi. Kıtlığın ne kadar yıkıcı olduğunu gösteren çarpıcı bir çizim, Fransız L'Illustration Gazetesinde 1847 yılında yayınlanmış:

 
 

1855 yılına gelindiğinde mantarın etkisi azalmış, ancak 1 milyon kişi açlık ve ona bağlı besin yetersizliğinden ölmüş, 1 milyondan fazla insan İrlanda'daki açlık ve fakirlikten kaçmışlardı. Amerika'ya göçmeye çalışan göçmenlerin durumunu gösteren 1850 yılına ait bir çizim.

Patates mahsülünde yaşanan mantar sorununun bu kadar büyümesinde İngiltere'ye yapılan zorunlu ihracaatlar, İngiliz toprak sahibi lordların ağır kira bedelleri ve Monarşinin gerekli yardımları yapmamasının etkisi tartışılmaz. Ancak bu olayın sonucunda İrlanda'da siyasi olarak dönülmez bir yola giriliyor ve İngiltere'den bağımsızlık için halk bölünmeye başlıyor. Bağımsızlık için artık İrlanda'da sesler yükselmeye başlamıştı. Tarih içinde bulunduğu dönemin şartlarıyla değerlendirilmeli ama fakir evlerine pencere açmak için bile pencere başına İngiltere'ye vergi vermek zorunda kalan bu halkın neden bu kadar uzun zaman beklediğini merak etmeden de duramıyorum.

 

 

Daha fazla bilgi almak isterseniz, yararlandığım kaynaklar:

https://www.history.com/news/after-168-years-potato-famine-mystery-solved

https://www.history.com/topics/immigration/irish-potato-famine

https://www.nytimes.com/2013/01/06/nyregion/a-review-of-irelands-great-hunger-museum-in-hamden.html

https://www.thesun.co.uk/news/4321971/irish-potato-famine-queen-victoria-death-toll-when/




 

Thursday, April 23, 2020

Küçük bir Hayalden 8 Hektarlık Çiftliğe! Bu bir Belgesel Önerisidir!

Dün "the biggest little farm” isminde bir belgesel film izledik. California’da yaşayan bir çiftin hikayesi. Bakmayın küçük dediğine satın aldıkları çiftlik 8 hektardı. Tabi ki yatırımcıların parasıyla satın aldılar. Amerika olunca sanki hersey daha bir kolay oluyor.Eğer sizin de özellikle bugünlerde şehir hayatından kaçma fikriniz varsa mutlaka izleyin derim.

Alan isminde geleneksel tarım yöntemleri konusunda uzmanlığı olan birinden danışmanlık alıyorlar. Bir çölden yeni bir habitat yaratıyor Alan. Alan 2 yıl sonra vefat edince kendi başlarına kalıyorlar. Tabi doğal yöntemlerle işleri çözmekte çok zorlanıyorlar ama bu yolda yılmıyorlar. Ancak başlarda bir kere Alan'ın izinden gidemiyorlar. Tavuklarını yiyen çakallarla nasıl savaşacaklarını bir süre bulamayınca bir tane çakalı vurmak zorunda kalıyorlar. Daha sonra tesadüfen köpeklerin birinin tavukları koruduğunu fark ediyorlar ve o köpek tavukların koruyucusu oluyor. Bunun gibi bir süre sorun oluyor. Adeta sorunlar çıkmak için sırada bekliyorlar.

Örnek vermek gerekirse; meyve ağaçlarına önce salyangozlar sarıyor ve artık kendi kendilerine salyangozları toplayamayacak kadar salyangoz sayıları artıyor. Daha sonra şans eseri ördeklerin onların tadını sevdiğini fark ediyorlar. Bunun üzerine ağaçların arasına ördekleri salıyorlar. Çok kısa zamanda yaklaşık 15.000 adet salyangozun hepsini yiyerek bitiriyorlar. Salyangoz sorunu bitince meyveler güzelleşiyor. Onlar güzelleştikçe de kuşlar geliyor ve o meyveleri yiyorlardı. Meyvelerin üçte ikisi satışa çıkmadan tavuklara yem oluyordu. Bunun için ağaç tepeleri ve evin dış kısmındaki yüksek yerlerine baykuş yuvaları yapıp asıyorlar. Belgeselin sonunda çiftlik genelinde 80'den fazla baykuş yaşadığını paylaşmışlar. Yaşadıkları zorluklar böylece devam ediyor.

Mesela benim bildiğim Türkiye’deki bazı örnekleri paylaşıyım:
Kuşlar meyveleri yemesin diye kuş ilacı meyvelerin üzerine sıkılıyor. Tabi bu ilaçlar sadece meyve yiyen kuşları uzaklaştırmıyor. Sinek yiyen kuşlardan kurbağalara kadar pek çok canlıyı da  uzaklaştırıyor. Daha sonra meyvelerde sinek larvalarından gelen kurtçuklar ortaya çıkıyor. Onları engellemek için daha çok ilaç veriliyor. Böylece bu karamsar tablo uzayıp gidiyor.

Doğal yöntemlerle tarım ya da hayvancılık yapmak eminim ki zordur. Ama atalardan öğrendiklerimizin unutulduğu da bir gerçek.

Monday, April 22, 2013

Dondurma İle Aşk


Cornetto, her yaza girerken yaptığını yine yaptı. Aşk ile kendini özdeşleştirmeye devam ediyor.

Yalın'ın, Türkçe müzik dinleyen pekçok kişi için şarkılarının güzelliği tartışılmaz ki sevelerden biri de benim :)






Bu aralar şarkıyı sürekli dinleyen biri olarak Cornetto benimle arasındaki Aşk bağını kuvvetlendirmeye devam ediyor... Emin ki bu pekçok kişi için de böyledir.
Gerçek manasında Love Brand olmaya devam ediyor.. Merakla daha neler yapacaklarını bekliyorum...

Sunday, March 18, 2012

"Yalan Dünya" Değil "Reklam Dünyası" !


Daha çok yeni olmasına rağmen başladığı günden beri "Yalan Dünya" isimli Gülse Birsel'in son dizisini ilgili ile takip edip başkalarına da takip ettiriyorum. Dizinin tamamen bizleri içine çeken ince espirilerle kurgulanmış olması Gülse Birsel'in artık Türk halkını ne kadar iyi tanıdığının kanıtı oldu.

Dizi de bol miktarda sanal reklama maruz kalmak bile beni rahatsız etmiyordu, aslında başlarda bu hoşuma bile gitmişti, gereksiz reklam aralarıyla seyirciyi yormuyor, istenilen reklamlar alttan alta diziye yediriliyordu.

Çok hızlı alışmıştık, Rıza'nın Deniz Bank ATMsinden para çekmesine, ya da KFC'nın önünden geçilmesine.




Ta ki dizinin 11. bölümünde dizi setine gelen pirinç karyola ve yatağı ile beraber başlayan ve dizinin neredeyse yarısında yatak veya yatağın eski sahibiyle ilgili bölümlere kadar. Aslında kurgu bayağı eğlenceliydi. Bence tek sorun, daha doğrusu düşünülmesi gereken bölümün sonunda Bellona'dan ergonomik yatak satın alınmasına konunun bağlanmasıydı.

Bu konuda kulağıma bir fısıltı gelmedi ama eğer iç görüm beni yanıltmıyorsa tüm bu yatak ile ilgili kurgu sadece Bellona reklamı için yapıldığını ya da kurgu yazılırken reklam olarak satılmasına karar verildiğini düşünüyorum.
Aslında bu durum bilinç altına yönelik yapılan reklamların günümüzde ne boyutlara geldiğinin de bir göstergesi.
Şimdilerde "günlük yaklaşık 3000 reklama maruz kalıyoruz" cümlesinin çok daha ötesine geçtik. Bunun için hem tüketici hem marka olarak gerekli aksiyonları zamanında almak gerekiyor, yarın atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmiş olacak.
Ve
Yönlendiren değil yönlendirilen olabiliriz!

Wednesday, February 15, 2012

Bir Ütü Daha Ne Kadar Akıllı Olabilir!

Çalışan bir insan olarak her gün işe ütülü tabiri caizse jilet gibi kıyafetlerle gitmemiz lazım ki şirketlerdeki aman bu nasıl kıyafet, bunu iyi ütüleyememişsin imalarından kurtulabilelim. Bunun için de haftanın en az bir günü ütü günü ilan edilip saunaya dönen odada bir gayret ütü yapılır.
Aman dikkat bu kıyafet bilmem kaç derecede ütülenecek bu gömlek bu derecede ütü tutmuyor derken saatler akıp gidiyor.  Ya öncesinde kıyafetleri ütünün derecesine göre ayrılacak ya da ütünü önce soğut sonra diğerine göre tekrar ısıt bitmeyen işkence:(
Geçtiğimiz günlerde Philips Akıllı Ütü aldım. Tabi ki hemen denedim iddia ettikleri gibi "ayar değiştirmeden tüm kıyafetlerimi direkt ütüleyebilecek miyim bakalım görelim" dedim. Eskiden 15 dakikada ütülediğim gömleğimi 10 dakikada ütüledikten sonra hiç beklemeden narin bir kıyafetimi ütülemeye başladım. İtiraf etmeliyim önce korktuğum için görünmeyen bir kısmında denedim, baktım yakmadı devam ettim hiç sorun olmadan hızlıca kalanını da ütüledim. Gerçekten kendiliğinden algılayıp kıyafetimi yakmadı :)
Bir insanın ütü yapma süresini düşünürsek yılda bana ciddi bir zaman kazandıracak, hem de jilet gibi olmuş kıyafetlerimi gönül rahatlığıyla giyebileceğim.
Ve şimdi düşünüyorum da bir ütü daha ne kadar akıllı olabilir :)

Monday, January 23, 2012

Su Gibi Hızlı

Annemler her zamanki gibi ziyaretime gelmişler, ve tabi ki posta kutusundan almaya erindiğim tüm faturalarımı almışlardı. Faturaları almakla kalmayıp kendi aralarında tutarın fazla geldiği için sessizce hararetli bir tartışmaya girmişler. Bi zaman sonra benden bahsettiklerini fark edip kulak kabarttım ve 187 TL bir su faturasından bahsettiklerini maalesef ki duydum.
Tabi ki ilk şoktan sonra hemen ilgili faturayı bulup kontrol ettim ve duyduklarım doğruydu :( Yıllardır kapağını açmadığım su saati hemencecik kontrol edildi. Daha sonra dönemeyeceklerinden emin bir şekilde  pazar akşamı İski'nin internet sayfasından fatura itiraz  formu dolduruldu.

Kafamda hangi firma şikayet eden tüketicisine dönüyor, kaldı ki burası devlet dairesi dedim ama neyse "belki işten izin alıp gittiğimde işlerim daha hızlı çözülür" dedim. Ayedaştan fazla gelen faturaya itiraz sürecimi hatırlayıp kendimi en az yarım gün sürecek olan bürokrasiye hazırlamıştım. Ne de olsa alışmıştım artık.

Bu sabah yani ertesi gün saat 10:00 telefonum çaldı, açtım. İski'den arıyorlardı. Arayan kişi itirazımın kabul edildiğini, ve neden yanlış fatura geldiğini açıkladı, faturamı düzelttiklerini akşama internetten doğru faturayı görebileceğimi iletti. Yani pazartesi sabah saat10:00'da aramışlardı :) Üstelik akşam kontrol ettim düzeltilmişti.

Nasıl bir şok geçirdiğimi tahmin edebilirsiniz herhalde. Pekçok firmayı sorununuzla ilgili defalarca ararsınız kimse dönmez, İski mesainin başlamasından ortalama 1 buçuk saat sonra aradı :) Hem sadece internetten itiraz dilekçesi yeterli olmuştu. Bir de "gelip itiraz formu doldurun" demediler. Ayedaş demişti bu devir de olur mu demeyin sakın!!